Yazsam Olmuyor, Yazmasam Olmaz: Sosyal Bilimcilerin Yazma Çilesi

Merhaba Sevgili BNGL Okurları,

Bu yazımızda ‘neden yazamıyoruz, yazdıklarımız niye bir şeye benzemiyor’ gibi soruları Howard S. Becker’ın Sosyal Bilimcilerin Yazma Çilesi adlı kitabıyla cevaplamaya çalışıyoruz.  Başlıktan da anlaşılabileceği gibi hedef kitlemiz sosyal bilimciler, başta da sosyologlar. Kendi topuğumuza sıktığımız ve sayısalcı faşizminin ekmeğine yağ sürdüğümüz bu yazı için hocamız Becker’a kucak dolusu sevgiler selamlar :’)

Becker, 1928 Chicago doğumlu. Yüksek lisans ve doktora diplomaları Chicago Üniversitesi’nden, sosyoloji üzerine. Daha sonra Standford, Evanston, Illionis ve North Western gibi üniversitelerde gezerek, kentsel ilişkiler, sanat sosyolojisi, sapkınlık sosyolojisi gibi alanlarda çalışmalar yapıyor. Tanıyıp tanıyacağınız en kafa sosyologlardan biri. Ümit Besen’den iyi olmasın, efsane piyano çalıyor (aşağıda linki var). Bir yandan caz kulüplerinde piyano çalarken bir yandan da marihuana tüketimi üzerine gözlem yapan hocamız, sembolik etkileşimcilerin önde gelen isimlerinden biri.  En güzeli ise, kendisi 91’lik bir çınar olarak hâlâ aramızda. Yazının geri kalanında kendisinden Howie diye söz edeceğiz. Çünkü neden etmeyelim.

Howie de, bir çoğumuz gibi ‘yazma’ derdinden muzdarip. “Makale deme, canımı ye,” diye yazmış kitabında. Tamam yazmamış da öyle demeye getirmiş bence. Resmen hayat enerjisi bitiyor adamın. Öğrencilerinde ve meslektaşlarında da aynı problemi gözlemliyor. Üstelik sosyologların ve sosyal bilimcilerin berbat yazdığını düşünüyor. Yazmamak için ürettiğimiz bahanelerimizin, başlamak için yaptığımız totemlerin, bekleyip bekleyip son gece canhıraş yazışlarımızın ortak olduğunu görüyor ve haklı olarak soruyor: “Niye böyle yapıyoruz?”

“Bir başlasam devamı gelecek ama…”

Bunları birine anlatsanız  muhtemelen “tembelsin, çalışmıyorsun” falan der. Howie ise problemi kişilik özelliklerimizde aramak yerine, akademinin örtük ve açık kurallarında arıyor. Gerçek bir dost. Kilo aldım dediğinizi düşünün. “Boğazını tut, az ye!” denmesini mi istersiniz, yoksa sizi hareketsiz bir yaşam tarzına mahkum eden kapitalist çalışma hayatının ve işbirlikçi gıda endüstrisinin eleştirilmesini mi? Ben kalp sosyologlar :’)

*** Bonus Bilgi ***

Aslında Howie’nin bu kitapta kullandığı analiz biçimi bize C. Wright Mills’ten miras. ‘Sosyolojik imgelem/sosyolojik tahayyül’ olarak kayıtlara geçen ve dayımların henüz üstüne çökmediği bu miras ile Mills, yaşadığımız en kişisel sorunların bile, içinde yaşadığımız toplumsal tarihsel gerçekle bağı olduğunu ve birini anlamak için diğerini anlamamız gerektiğini söylemişti. Bu şey demek, diyelim koca memlekette bir tek siz işsizsiniz. Bu sizin iş bulamazlığınızdır. Ama memleketin yarısı işsizlikten kırılıyorsa, birilerinin çıkıp, “O zaman pasta yesinler” demesi gerekir ve bu çok köklü bir gelenektir. Tam anlatamadım ama böyle bir şey.

***  Bonus Bilgi *** 

“Sorun bende değil, akademide”

Howie de diyor ki, “Tek yazamayan ben olsaydım tamam gelin bana yazamıyorsun diyin, eyvallah. Ama bak herkes aynı sorunu yaşıyor. O zaman bu sorunları toplumsal organizasyon yaratıyor (bu konuda akademi), biz de maruz kalıyoruz.” Bu yüzden kitabında, yazmakta zorlanan ve kötü yazan sosyologları iyice bir gömdükten sonra akademinin ahvaline değiniyor. Onu da gömüyor.

Malumunuz akademik kalite denen şey, yayın sayısı ile ölçülür oldu. Üniversiteler buna bağlı olarak mali destek alıyor, araştırma projelerine fon bulabiliyorlar ve tercih sebebi oluyorlar. Akademisyenlerin ‘kıymeti’ aldıkları atıflar üzerinden ölçülüyor. Bu da onları reytingi daha yüksek konularda bol atıf alacak şekilde yazmaya yöneltiyor.

Öğrenci milletinin de derdi var. Ders, ödev, makarna, sınav, elektrik faturası, bitirme tezi derken son gece gelip çatıyor. S*çtın mavisi ufukta belirince Allah ne verdiyse yazıyorlar. Öğrenciyken kahve kola karıştırıp bir oturuşta yazmak iyi hoş da, bu alışkanlık ileride hoca olunca da başımıza dert oluyor. Çünkü artık yazılan şey bir lisans ödevi değil ve siz lisans öğrencisi değilsiniz. Özetlersek, “Düzeltmeyi, değiştirmeyi, ekleme çıkarma yapmayı, yeniden yazmayı sevmiyoruz” diyor Howie. İyi bir iş yapmak yerine iyi bir not almayı, sınav olur gibi yazmayı kanıksıyoruz. Akademide edindiğimiz bu alışkanlıkla yine akademide bocalayıp duruyoruz.

 Bir de uluslararasılaşmaya işaret ediyor. Standartlaşmayla birlikte İngilizce dergilerde yayın yapmanın getirdiği puan, anadili İngilizce olmayan akademisyenler için ekstra bir yazma problemi oluşturuyor. Kendi dilinde bile yazarken acılara gark olan akademisyeni bir de ikinci dilde seyreyleyin. “What can i do? Sometimes…” (Terim, 2007: 25-27).

“Şu cümlelere bak falan, sanki ejderhası var”

Howie, akademik metinlerdeki ağdalı dile de gıcık oluyor. Öğrencileriyle yaptığı yazma atölyelerinde etken/edilgen dil kullanımından kelime fazlalığına, muğlak söz dizimlerine, gereğinden fazla soyut kelime kullanımına ve metaforlara kadar her şeyi eleştiriyor. Hani sorunu kişisel sebeplerde değil organizasyonda arayacağız dedik ya, bu dilin yaygınlaşmasına dergilerin başındaki hakemler ve editörler de sebep oluyor. Öğrenciler bu dergileri okuyup örnek alıyor. Onlar da öyle yazıyor. Kısır döngü.

Bunu kırmak mümkün mü? Evet. Ama işte. Bir tarafta yayın yapma zorunluluğu bir tarafta idealler olunca zor. Howie de biliyor bunu. :/

“Eltimgillere ne derim?”

İşin itiraf etmekte zorlandığımız bir kısmı daha var. Howie’ye göre entelektüel veya akademisyen olarak kendimize ve başkalarına daha zeki görünmek istiyoruz. Metne tuhaf tuhaf kelimeler doldurup ‘boş yapınca’ daha entelektüelmişiz gibi bir algı yaratıyoruz. Bir metni kaleme alırken de aklımızda sürekli o personayı tartıyoruz. “Yazdım ama oldu mu? Okuyunca hakkımda ne diyecekler? Ya iddia ettiğim kadar zeki ve entelektüel değilsem?” Bu kadar stres dahiyane bir fikri getiriyor akla: Hiç yazmamak! Böylece en azından kötü bir şey yazmamış ve  rezil olmamış oluyoruz.

Tabii kimsenin çıkıp bize yazma süreci hakkında bir şey söylemediği gerçeği de var. Hiçbir hocamızı yazarken görmedik. Bunun nasıl meşakkatli bir iş olduğunu bilmiyoruz. O makaleler kendiliğinden yazılıp ortaya çıkıyor, zamanında teslim ediliyor sanıyoruz. Bu kadar zorlandığımıza yetiştiremediğimize göre, “sorun bende” diye üzülüyoruz.

“Literatür benden büyük, onla başa çıkamam”

Literatüre dalıp kayboluşlarımızı da ele alıyor Howie.  Diyelim yeni bir şey öne süreceksiniz, literatürdeki hakim yaklaşım sizinle aynı fikirde değil. Ne yapabilirsiniz ki? Literatüre uysanız savınız çöp olacak, uymazsanız da kuru kuru yedirirler o literatürü. Howie diyor ki; “Literatürün sizi kör etmesine izin vermeyin, eğer söylemek istediğiniz şeyi söyleyemiyorsanız literatürdeki hakim egemen bakış size engel oluyordur, onu ayırt edin, literatür sizi kullanmasın, siz onu kullanın.”

“Seviyorsan bilimi, oturup yazacaksın”

Öğrencilik sonrası, bir profesyonel gibi yazmayı öğrenmek, tüm bu eski alışkanlıkları aşmayı gerektiriyor. Ve bu, meslek hayatı boyunca devam eden bir süreç. Sürekli pratik yapılarak, deneyim kazanılarak devam edecek.

Velhasıl, Howie’nin birkaç tavsiyesi var, paylaşıp bitirelim:

1) Tek oturuşta yazma düşüncenizden vazgeçin. ‘Ya hep ya hiç’ diye bir şey yok.

2) Başlarken taslak yazın. Aklınızdan geçen ne varsa dümdüz yazın, korkmayın. (Howie buna kusmak diyor. Böylece aklınızda uçuşan düşünceleri yakayabilir ve üzerinde oynama şansına erişebilirsiniz.)

3) Tebrikler. Taslağı yazdınız. Bunu yaptığınız zaman ölmediğinizi ya da dünyanın sonunun gelmediğini görüyorsunuz. İstediğiniz zaman değiştirebilirsiniz, ekleyip çıkartabilirsiniz.

4) Düzeltme ve yeniden yazma zamanı. Taslaklarınızın kenarlarına notlar alın.

5) Tataaaam. Tebrikler. İşte yazdınız! Şimdi yazınızı başkalarına gösterin.

Notlar, linkler, falanlar:

Anlattıklarımın hepsini ve daha fazlasını, kitaba erişerek öğrenebilirsiniz:
*Becker, Howard S., (2016), Sosyal Bilimcilerin Yazma Çilesi: Yazımın Sosyal Organizasyonu Kuramı, (Türkçe söyleyen: Şerife Geniş), Heretik Yayınevi, Ankara.

Erişim için: http://heretik.com.tr/kitap/sosyal-bilimcilerin-yazma-cilesi/

*Howie’yi daha yakından tanımak isteyenler için: http://www.howardsbecker.com/

*Howie ve birtakım cazlı olaylar: https://www.youtube.com/watch?v=aMAjVtpz88o

*Terim, F. (2007), Türkiye Yunanistan Maçı Basın Açıklaması, saniye 25-27. Erişim: https://www.youtube.com/watch?v=O17E-LIaN-k

Bilimle Kalın.

Firuze Şenbilim.

The following two tabs change content below.

Firuze Şenbilim

Alpha Zulu Papa. Sosyoloji dövüş sporcusu. BNGL’yi dojo bellemiş Marx bir ki, hop bir ki, Bourdieu Durkheim Weber diye eğleniyor. Patates yer, bizi sever bi de guş besler. (Freud’la yaklaşmayın.) iletişim: sosyal@bilimnegüzellan.net

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.