Kutsalım, Kutsalsın, Kutsal – Emile Durkheim

Açılın ben sosyoloğum diyerek topa doğrudan giriyor. Avustralya Aborjinleri üzerinde yapılmış ne kadar antropolojik araştırma varsa, hepsini oyuna sokup din olgusunu kutsal olan (sacred) ve kutsal olmayan (profane) ayrımı üzerinden açıklıyor. ‘Kutsal’ın temeline toplumu koyuyor, o neydi gız demeye kalmadan bi bakıyoruz bilim de sanat da dinden doğmuştur diyerek ceza sahasına giriyor. Kim mi? Emile Durkheim.

Dinsel Yaşamın İlk Biçimleri’ni (The Elementary Form of the Religious Life) yazarken Durkheim’in kafasında üç soru var:1) Din nedir, ne işe yarar?
2) Kavramlarla düşünmeye nasıl başladık?
3) Vursam gol olur mu?

İkinci sorunun tarihi çok eski. Doğa filozoflarının ardından teleskobunu insanın içindeki yıldızlı göğe çeviren hemen her filozofun bir şekilde epistemolojiyle fingirdediğini görürüz. Durkheim’ın cevabı da çok yeni sayılmaz ama hakkıyla anlaşılamıyor. Sen 19.yüzyılın ikinci yarısında yazıp çizen sosyolojinin hödöhödö babalarından biri ol, koskoca bilimin yöntemini belirle, yetmedi kalk dindir bilgidir bilimdir filan bunların sosyolojisinin temelini at, intihar psikolojik değil sosyolojiktir de (oha!), işbölümü filan hep senden sorulsun, sonra bu kadar az kişi adından söz etsin. Marx varken Durkheim kim ki zaten… Neyse, hadi gelin biz ilk sorusundan devam edip şu ‘kutsal’ dediği şey neymiş, çektiği şut günümüze gelir miymiş görelim.

Maçın ilk dakikalarında Durkheim, dinsel düşüncenin kökenine dair kuramları canlıcılık (animizm), doğacılık (naturizm) ve ongunculuk (totemizm) olarak üç başlık altında topluyor. Önce cindir peridir ata ruhudur diyen antropolog Edward Burnett Tylor’ı ve Herbert Spencer’ı (evet o, sosyal darwinist) oyundan düşürüyor, ardından üfleyen şey (rüzgar) koşan şey (nehir) gibi örneklerle kişileştirme yaptık ya en eskisi bu bence diyen Max Müller’i elimine ediyor. Spencer beter olsun da, Altın Dal (Dinin ve Folklorun Kökleri) adlı iki ciltlik muazzam çalışmasıyla tanıdığımız sevdiğimiz James G. Frazer de yenilen takımda olunca insan üzülüyor. (Maç özetleri ve kritik pozisyonlar için metnin sonunda bkz: Kösemihal)

Azılı bir pozitivist ve işlevselci olan Durkheim, dinin kökenine inmek için ilksel toplumlara bakmamız lazım diyerek topu Aborjinlerin en ilksel kabilesi olan Aruntu kabilesine doğru sürüyor. Aruntuluların inancı ise totemistik. Totemin öyle aman aman afili bir şey olmasına gerek yok, taş, toprak, plastik kova, çerçöp, zibil her şey olur. Mesela Tjurunga diye bir totemleri var. Bin kaplan gücünde falan. Değil gidip görmek adını bile zikretmek öyle her baba yiğidin harcı değil, kan çıkar. Kadınlara, çocuklara, erginlenme törenlerinde rüştünü ispat etmemiş erkeklere zaten yasak. Ne Tjurungaymış arkadaş deyip google’a tjurunga yazıyorsun, çıkan şey TAHTA. (Aborjinin kutsalına dil uzattılar.) Anlıyorsun ki totemin kerameti kendinden değil toplumdan menkul. Yani aslında kutsal olan şey toplumun değeri, totem onun sadece simgesi. Toteme duyulan saygı toplumun değerine olan saygı oluyor. Pope bu mevzuyu Durkheim’a göre din toplumun kendi kendine tapınmasıdır diyerek özetliyor. (Başka başka ne demiş ne olmuş için metnin sonunda bkz: Pope)

Toplumsal bütünleşmenin kaynağı da bu inanç sistemi. Törenlerle ritüellerle insanlar bir araya gelip, etkileşime giriyor, aralarındaki bağ ve inançları kuvvetleniyor. Bir bakıyorsun ellerinde bayraklar meydanlarda sloganlar.. yok o başkaydı pardon. Tek tek bireylerin bilinçleri kolektif bilincin içinde eriyor, beyin.dll bulunamıyor. Zaten diyor Durkheim, asıl mesele de bu coşma hali, (yapıcı tapınma diyor buna), törenlerle dans eden kurtlarını döken rahatlayıp günlük hayatına devam ediyor, paylaşılan sevinç büyüyor acılar hafifliyor.

Bu totemler ayrıca kabileler arasındaki akrabalık bağlarını da gösteriyor. Akrabalık bağı da kan ya da soyla değil totemle ilgili. Klan üyeleri totemlerinin resimlerini bedenlerine yaptıkları dövmelerle saç kesimleriyle belli ediyorlar. Birbirlerini badem bıyıklarından ya da uzun saç küpe kombinasyonundan tanıyorlar, yok bu da başkaydı pardon.
Peki ya şu din olmasaydı sanat bilim olmazdı meselesi ne ola ki?
Çünkü diyor Durkheim, dinsel düşünce sayesinde şeyler arasında mantıksal düşünce bağı kuruluyor. Aruntulu tek sembolle neyin yasak neyin serbest olduğunu anlıyor, ailesini soyunu sopunu sınıflandırıyor yani bir sistem kuruyor. Bir kere görünmeyen ile görünen arasında bağ kurmayı öğren, başarılı ol ya da olma önemli değil, bu bağı kurduktan sonra buradan bilimi mi doğurursun felsefeyi mi sanatı mı orasını sana kalmış artık.


***Spoiler****
bilimi doğur gol olsun diyor

***spoiler***

Durkheim’ın anlattıklarını bir çok şeye uyarlamak mümkün. Bonus zihin jimnastiği Pope’tan gelsin:

‘Yaklaşımı ‘spor’ kurumunu analiz etmek için de kullanabiliriz. Spor da (din gibi) inançları, ayinleri, törenleri, sembolleri ve duyguları karşılıklı olarak kuvvetlendirerek, insanları topluluklara bağlayan bir sistemdir. Spora bu şekilde bakmak, sporun önemini, insanların spor hakkında neden bu kadar çok konuştuklarını anlamamıza yardımcı olacaktır. Aynı zamanda tutulan takımlara bağlanmanın derinliğini, maçlara gitmenin duygusal etkilerini ve çoğunlukla birbirini tanımayan taraftarların, diğer konular üzerinde değil ama, spor hakkında çok rahatlıkla konuşabildiğini anlamamızı da sağlar.’

Ve top ağlarda!
Oooooooooooo bilim bilim oleyyy!

Firuze Şenbilim

Çok beğendim nerde bulurum listesi:
Durkheim, E., (2010), Dinsel Yaşamın İlk Biçimleri, Cem Yayınevi, Çev: Ö. Ozankaya, İstanbul.
Kösemihal, N. Ş., (1971), Durkheim Sosyolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul.
Pope, W., (2008), ‘Emile Durkheim’, Sosyolojik Düşüncede İz Bırakanlar, Bağlam Yayınları, Yayına Haz: R. Stones, Çev: N.Z.Erdoğan, İstanbul.
Giddens, A., (2008), Sosyoloji, Kırmızı Yayınları, Yayına Haz: C.Güzel, İstanbul.

 

The following two tabs change content below.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

0Shares